GİRİŞİMLERİN ARDINDAKİLER

|#26

Bugün Collective Minds kurucusu Deniz Günaydın ile birlikteyiz. Kendisiyle kuruculuğunu üstlendiği Collective Minds adlı girişim üzerine samimi bir röportaj gerçekleştirdik. Yirmi altıncı sayımızın konuğu Deniz Günaydın’a davetimizi kabul ettiği için çok teşekkür ederiz.

Deniz Günaydın

Nur Aleyna Oran: Merhabalar Deniz Hanım. Öncelikle davetimizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederim. Bize biraz kendinizden bahsedebilir misiniz?

Deniz Günaydın: İstanbul’da doğdum büyüdüm. Ailemin tek çocuğuyum. İstanbul Bilgi Üniversitesi Reklamcılık Bölümünde okudum ve 18 yaşından beri de çalışıyorum. Kariyerime Reklam sektöründe başladım. Global bir şirkette reklam yazarlığı yaptım. Aslında 2002’den bu yana bordroluyum. 5 yıl Pazarlama İletişimi sektöründe çalıştıktan sonra yaşadığım bir mobbing deneyimi sonrasında yazarlık kariyerimi sonlandırmak zorunda kaldım. Çünkü kalem oynatamaz hale gelmiştim; benim için çok kötü bir deneyimdi. Sonrasında “Yahu; bu şirketlerde daha iyi liderler, daha iyi çalışma ortamı olabilir mi?” diye araştırırken, bir aile dostumuzun tavsiyesiyle kendimi Yönetim Danışmanlığında buldum, ve yaklaşık 2008 yılından beri de bu alanda çalışıyorum. 2008–2010 yılları arasında Türkiye’deydim, daha sonrasında yurtdışından bir teklif aldım. Birleşik Arap Emirlikleri’nin Abu Dhabi başkentinde bir danışmanlık şirketine, Yönetim Danışmanı olarak gittim. Ortadoğu’da Suudi Arabistan dahil, Mısır, Ürdün, Katar ve pek çok bölgede bu organizasyonel dönüşüm ve iş mükemmelliği (business excellence) konusunda danışmanlık projelerinde yer aldım. 9 ay sonra, daha 31 yaşındayken, Danışmanlık Departmanının başına terfi ettim. Birleşik Arap Emirlikleri ve Orta Doğu çalışma açısında son derece rahat, telaşsız yerler olduğundan, bizim Türkiye’deki gibi kendi işi gibi işini sahiplenen, sorumluluk alan insan sayısı azdı. Sorumluluk alma konusundaki iştahımı yöneticim fark edince, beni resmen ateşe attı. Hiç yöneticilik tecrübem yoktu, bu rol sayesinde “insan yönetimi” konusunda da tecrübe kazanmaya başladım. 27 kişinin raporladığı departmanımızda işler yolunda mı gidiyor, yardıma ihtiyaç var mı diye elimde mor bir valizle projeler ve danışmanlar arasında Ortadoğu’da sürekli dolaşıyordum. onrasında 2012’de ailevi bir sebeple Türkiye’ye dönmek zorunda kaldım. Benim için 2 senelik güzel bir macera oldu, 33 farklı milliyetten ve inançtan gelen pek insanla çalışma şansım olmuştu. Benim için müthiş bir tecrübeydi, farklı kültür ve inançtan insanlar arasında bulunmak beni zenginleştirdi, olgunlaştırdı diyebilirim. Sonrasında Türkiye’ye dönünce de 5 seneye kadar Boston merkezli Linkage isimli liderlik ve danışmanlık şirketinde çalıştım. Orada da Fortune 100’deki gördüğünüz bütün Holdinglerle; Anadolu Grup, Yıldız Holding, Yaşar Holding… gibi aklınıza gelebilecek bütün büyük firmaların yönetim kurulu başkanı sponsorluğunda gerçekleştirilen liderlik kültürü ve dönüşüm projelerine liderlik ettim. Bu da benim için müthiş bir deneyim oldu çünkü Türkiye’deki en başarılı liderlere hem hizmet verme, hem de onların deneyimlerinden çok fazla şey öğrenme fırsatım buldum. En iyi hizmeti vermek kaygısı ve hassasiyetiyle günde 12–15 saat ortalamayla çalışıyordum — bir tek ben değil, şirketteki hemen hemen herkes… ve bir süre sonra beynim ve bedenim beni bırakmaya başladı. Tükenmişlik Sendromu (İngilizcesi’yle Burnout) diye bir sendroma girmişim. Önce kabul etmek istemedim, ama bir paragraf bile yazamadığımı fark edince iş hayatına kısa bir süre ara vermek zorunda kaldım. Sonra kendi kendime dedim ki; “Bu çalışma şekli benim hayatımı elimden alacaksa yaşamamın ne anlamı var?” O noktada Beyaz Yakalı alışkanlıklarını sorgulamaya başladım. Sonra fark ettim ki ben beyaz yakalı olmak istemiyorum! Evet; o dünyaya hizmet ediyorum ama daha rahat, keyifli ve özgür çalışmanın yolları yok mudur dediğimde bir gün ağzımdan “Özgür Yakalı olmak istiyorum.” diye bir şey çıktı. Ve 2017’den itibaren de kendi işimin işçisi olarak çalışıyorum.

AO: Bize biraz girişiminizden bahsedebilir misiniz? Kurduğunuz bu girişimle neyi hedeflediniz?

DG: 2017’den bu yana yine bildiğim alanda çalışmaya devam ediyorum. Eskiden birlikte çalıştığımız ve yeni tanıştığımız müşterilerimle strateji, liderlik, dönüşüm alanlarında projeler yapmaya başladım. Sonrasında her şeyin dönüp dolaşıp kültür meselesinde kitlendiğini gördüm. Bu konuyla alakalı da ilk olarak Doğan Holding’le çalıştık. Doğan Holding ve tüm şirketlerinin baştan aşağı, yeni dönem yapılandırmasını, kültürel dönüşümünü ve kültürel değerlerin şirket inisiyatifleriyle icraya nasıl dönüşeceğini tasarladık. Bu proje bu alanda Altın Pusula’dan ödül aldı.

Kültür, dönüşüm, strateji alanlarındaki tüm hizmetlerimizi Collective Minds isimli yönetim danışmanlığı şirketi altında konusunda uzman, kıymetli danışman arkadaşlarımla birlikte gerçekleştiriyorum. Hem Türkiye’de hem de Katar’da ofisimiz mevcut.

Yönetim danışmanlığı yanında 2014’ten bu yana koçluk hizmeti de veriyorum. CTI Co-Active Coaching sertifikasyonunu tamamladıktan sonra Marshall Goldsmith’ten Executive Coaching & Mentoring sertifikasyonunu da aldım. Bugüne kadar 3.000 saatin üzerinde orta ve üst düzey liderlere ve Start-up’lara, sizin gibi genç arkadaşlara koçluk ve mentorluk gerçekleştirdim. Özellikle bireysel gelişime hizmet etme konusunda çok teşvik ediliyorum ve bu hizmeti bireylere verirken kendimi iyi hissediyorum. Cebimde de haliyle çok fazla hikaye birikti.“Acaba benim gibi beyaz yakadan özgür yakaya dönüşebilmiş insanların hikayelerini paylaşabilir miyim?” diye kendime sordum. Çünkü içlerinde çok acayip, inanılmaz ilham verici dönüşüm hikayeleri var. Sonrasında da “Beyaz yakadan Özgür yakaya” diye bir isim buldum. Senelerdir bu tabiri kendim için zaten kullanıyordum, ama aklımda hiç bu isimle bir şeyler yapmak yoktu. Sonrasında da danışanlarımı aradım,“Sizinle güzel bir dönüşüm yolculuğu yaşadık, hayatınız baştan aşağı değişti. Sizin hikayenizi, isim-sektör-ünvan belirtmeden paylaşabilir miyim?” Bazıları alanında çok bilinen ve tanınmış insanlar, bazıları emekli, bazıları girişimci, bazıları sanatçı oldular… Hemen hemen hepsi seve seve kabul etti. İlk etapta yaklaşık 25 kişinin hikayesini paylaşma konusunda izin aldım. Onların hikayelerini yazarken isimlerini değiştirdim ve masal formatında Podcast olarak paylaşmaya başladım, “Beyaz yakadan Özgür yakaya masallar” diye. Bu masalları yayınlar yayınlamaz, bir sürü insan bana ulaştı. “Benim de masalımı yazın” diye veya “Anlattığınız masalda bugün kendimi gördüm” diye… Bu da yolun başında olsam da, amacına ulaşıyor demektir.

AO: Biyografinizi de incelediğimizde mobbing olaylarına maruz kaldığınızı gördük. Kadınların iş hayatında var olmaya çalışırken yaşadığı zorluklar hakkında ne düşünüyorsunuz?

DG: İnanın o kadar zor ki! Bence kadınların, erkek egemen iş dünyasında kendine yer edinmekle ilgili yıllardır süregelen bir güç savaşı var. Kadınlar aslında ortamı yumuşatan, dengeleyen, kapsayıcı, yaratıcı bir güce doğuştan sahip. Fakat iş dünyasında erkek egemen kanunlar geçerli olduğu için bu değerler biraz romantik kaldı. Çünkü iş hayatının bu çok sert, kalıplaşmış bir hali vardı. Ama hayatın akışı böyle değil ki, iş hayatı böyle olsun. Yaşam a noktasından be noktasına gidelim gibi dümdüz bir çizgide ilerlemiyor ki! Yaşamda dolambaçlı yollar, sürprizler, krizler var. O yüzden de iş hayatında o esneklik becerisine sahip olan insanlara ihtiyaç var. Bu esneklik özelliği kadınlarda erkeklere nazaran daha fazla…

Ben ilk mobbing olayını 2004 yılında yaşadım. Daha önce çalıştığım şirkette Kristal Elma kazanınca pek çok yerden teklif gelmişti. Ben global bir ajans yerine, global ajansların dünyasına kendini taşımak isteyen güzel işler çıkaran orta ölçekli 50 kişilik bir reklam ajansında çalışmaya başladım. Aileden “Çok çalışırsan, alanındaki en iyisi olursan başarılı olursun” öğüdü hep kulaklarımda olduğundan kariyerimin bundan sonra hep böyle devam edeceğini düşünmüştüm. Sonrasında kadın enerjisini tehdit olarak gören bir kişi tarafından mobbingemaruz kaldım. 50 kişilik açık ofisin içinde “Bu da iş mi?!” Diye avazının çıktığı kadar bağırıp yaptığım işin kağıtlarını parça pinçik edip suratıma fırlatmalar mı dersin, sadede bana değil 7 sülaleme küfür etmeler, haraketler, aşağılamalar mı dersin, bir işi doğru yapsan da “git ilkokuldan tekrar başla, buna Türkçe mi diyorsun sen? Her yeri anlam bozukluğu dolu” diye kendimden sürekli şüpheye mi düşürmek dersin… Ve o dönemde hiç kimsede “sen ne yapıyorsun kardeşim? Burası dingonun ahırı mı?” diye kendisinden hesap sormuyor. Çünkü 2000’lerin başında, çalışma ortamında küfür ve hakaret, insanları ezmek, aşağılamak son derece kolay ve hatta normaldi.

Özgür yakalı olmadan önce en son çalıştığım yerde de bir hemcinsimden mobbing olayına maruz kaldım. Bu bana dümdüz hakaret edilmesinden daha ağır gelmişti, çünkü sana arkadaş gibi yaklaşıp psikolojik zayıf noktalarını buluğ sonradan oradan seni vuruyordu. Seni çaresiz hissettirmeye çalışıyordu. En sonunda da tükeniyordun ve hiçbir yere de gidemiyordun. Çünkü özgüvenine zarar vermesine müsade baştan etmiş oluyorsun. Ve bu sadece benim değil, pek çok insanın başına geliyor.

Bazı danışanlarımın, kadın yöneticilerinin daha altındaki yaşça küçük çalışanlarına cinsel tacizde bulunduğuna dair hikayeleri bile var. O yüzden bu sadece kadın-erkek meselesi değil insan olma meselesi.

Savaşarak, insanları ezerek kendi varlığını ortaya koymaya çalışan insanların gerçekliğinden hepimiz çok bıktık. Şimdi artık şirketlerde daha yumuşak ve romantik bir hava esmeye başladı. Z kuşağının gelmesiyle beraber bu olaylar daha çok daha hafifledi.

AO: Uluslararası alanda birçok farklı projede yer almışsınız. Ve bu projelerde birçok ödül kazanmışsınız. Bize biraz bununla ilgili tecrübelerinden bahseder misiniz?

DG: O projelerin içinde çalışırken hiçbir zaman ödül alacağız diye yola çıkmamıştık. Bir şeyleri iyi yaparsan, birileri de bunu takdir ediyor. Bu projelerin ödül almasının arkasındaki nedenlere baktığımızda ise şunları gördüm: Bizim hizmetimizi en iyi şekilde vermemiz tek başına asla yeterli değil. Hizmet verdiğimiz şirketlerin yönetim kurulu başkanlarının, CEO’ların işin içinde birebir yer alması, bizimle süreçleri tek tek konuşması, herkesin tam bir mevcudiyetiyle yer alması ve liderlerin liderleri yetiştirdiği bir ortamın yaratılması bu başarılarda aslan payına sahip.

Ödül bizim yaptığımız bu projelerin bir çıktısı, meyvesi. “Şuraya gideyim de buradan ödül alayım” kafası çalışırken de olmadı. Ama neleri iyi yaptığımı, nelerin işlediğini ya da işlemediğini görmemi sağladı. Ve şirketlerle ilgili gözlemlerim, insanlar için daha iyi bir çalışma ortamı nasıl yaratılırla ilgili kafa yorduğum konular cebimde tecrübe olarak birikti. Bu tecrübeler işimi kurarken hizmetimi nasıl yapmam gerektiği konusunda bana çok faydalı oldu. Yani çok gözlem yapıp, müşterilerinle aynı takımda oyucu olduğun bilinciyle çalışmak bugünkü hizmetlerime çok kıymet kazandırdı.

AO: Reklamcılık bölümü mezunusunuz. Aynı zamanda İTÜ Çekirdek’teki Start-up’lara ve genç liderlere mentorlük desteği sağlıyorsunuz. Neden mentorlük alanına yönelme ihtiyacı duydunuz?

DG: Aslında mentorluk İTÜ Çekirdek’te başlamadı. Yenibir Lider Derneği ile başladı. Üniversitelerin üçüncü , dördüncü sınıfındaki arkadaşları hayata hazırlama ve liderlik becerilerini geliştirmeleri konusuna ilk liderlik programını tasarlama şerefi bana nail oldu. Yeni yönetim gelene kadar, program içerik tasarımıyla, workshop fasilitasyonlarıyla ve bire bir mentorluklarla destek oldum. Oradan mezun olan pek çok genç arkadaşımla hala görüşüyoruz, bazıları artık profesyonel anlamda benden destek almaya devam ediyor.

İTÜ Çekirdek’te de eski iş ortağım Nurçin Koçoğlu (Şu anda Boyner Pazarlama ve Markadan Sorumlu Genel Müdür Yardımcısı) zaten orada mentordü ve bana “Bence sen buradaki insanlara gerçekten çok faydalı olursun. Sende katılmalısın.” dedi ve bende İTÜ Çekirdeğe o şekilde girdim. İTÜ Çekirdek’te sadece gençler yok, kurumsal hayattan ayrılmış ya da başka sektörlerde çalışıp kendi hayalini işe dönüştürmek isteyen insanlar da var. İş fikirlerini, stratejilerini, yönetim biçimlerini ve ekiplerine nasıl liderlik edecekleri konularında elimden geldiği kadar sorularına yanıt vermeye ve yardımcı olmaya çalışıyorum — vaktim oldukça tabi.

AO: İncelediğimizde Podcast yayınlarınız olduğunu gördük. Neden bu alana yöneldiniz? Bu alana yönelmenizde özel bir amaç var mıydı?

DG: O da çok enteresan, ben meslek icabı workshoplar, sunumlar, konuşmalar yapıyorum ama bu dijital dünya, kendimi çok da iyi hissettiğim bir alan değildi. Ekrana bakmak, videoda görünür olmak, kendi kendime karşımda izleyeci ve etkileşim olmadan konuşmak hiç bana göre değildi. Etrafımdaki insanlar bana “Ya sen de videolar çeksene, konuşsana… diye çok teşvik etmeye çalıştı. Ama dijital arenada görünür olmakla ilgili korkum ağır bastı, denedim ama yapamadım. “Amaaan! Youtuber olmakta ne var?” diyorlar ya hani, gerçekten çok kolay bir mesele değilmiş. Sahne ile etkileşim içerisinde olduğun insanlarla konuşmak benim için daha evinde gibi hissettirirken, dijital tarafta kendi kendine bir şeyler aktarmak bana çok zor geldi. İçim sıkıldı, bunaldım, çekimlerimi izleyince kendimi yapmacık gördüm, rahatsız hissettim. Bir arkadaşım; “Anlatımların çok komik oluyor, muzipliklerin de tatlı… ama illa görünmek zorunda değilsin; Podcast denesene. Böyle yükselen bir trend var.” dedi. “Acaba yapabilir miyim?” dedim, gittim Podcast mikrofonu aldım, bu iş nasıl yapılıyormuş onu öğrendim. Ondan sonrasında da kendi içimden geldiği danışanlarımın hikayelerini önce masal formatında yazdım ve seslendirmeye başladım. Sonra bu masalları paylaşmaya karar verdim. Yayınlara çıktığım hafta çok fazla mesaj ve telefon aldım. Masal haricinde kanalıma konuk olmak, hikayesini paylaşmak, beyaz yakalıların sorunlarına birlikte çözüm bulmak isteyen pek çok insan oldu.

Linkedln platformunda herkesin mükemmel/ ideal / çok bilmiş insan portresi çiziyor. Fakat birilerinin de gerçekleri samimiyetle söylemesi ve insanlara duyurması gerekiyordu. Bence bu meselelerin artık görünür olmaya ihtiyacı var; ve politik doğru / ideal / çok bilen insanlar olmanın ötesine geçmemiz gerekiyor. Bu Podcast kanalında bundan sonra, yalnızca masal anlatmayacağım. Aynı zamanda gelecek haftadan itibaren konukları davet edeceğim bazı yayınların kayıtlarına da başlayacağız. Tamamen özgür yakalı yaşamış insanın alametifarikası nedir, beyaz yakalı olarak neleri yüzlerine gözlerine batırdılar, ne gibi komik/garip/şaşırtıcı hallere şahit oldular… başkalarından da bunu biraz öğreneceğimiz, dinleyeceğimiz ve paylaşımlarda bulunacağımız bir platform olacak. Mesela; herkes en tepedekilere; CEO’lara direktörlere, bol keseden sallıyor, sayıyor, sövüyor… Acaba insanların, onların üzerlerinde taşıdığı yük ve streslerden haberi var mı? Hep çalışana mı geribildirim, destek, halden anlama, motive etme, destek olma??? CEO’larla da direktörlerle de empati kurmamız, onların da insan olduğunu, onların da peleriniyle Süperman gibi zirvelerde oturduğundan başka gerçeklere sahip olduğunu anlamamız gerekmez mi? Veya bütün angarya ve anlamsız, açıklamasız üzerine fırlattığımız diğer çalışanlar… Onların katıldığı fikir, strateji workshoplarında ve şirket projelerinde solan / rafa kaldırılan fikirleri… Bunları konuşacağız.

AO: Genç girişimcilere neleri yapmalarını ve yapmamalarını tavsiye edersiniz?

DG: En başta söyleyeceğim şey; Bizlere hep “Önce git pazara bak. Sonra git tüketiciye bak. Dışarıda rakiplerine bak” dendi. Hep dışarıya bak. Kimse de demiyor ki “Bu tohumu sen ekeceksin, sen sulayacaksın”. Kimse kendinden başlamıyor. Ve bence bu bütün kurumsal hayatın yaptığı en büyük yanlışlardan biri de bu. Önce kendinizden başlayacaksınız. Çünkü dışarıya gözünüzü dikmeye başlarsanız, oraya göre hareket etmeye başlarsınız. O zamanda böyle fırsatları kollayan, kısa yoldan köşeyi dönen, ‘o rakip bunu yapmış, bende şunu yapayım’ diyen biri olursun. O rakip onu yapmış, sende şunu yapmak istiyor musun? Gerçekten o şey sana göre mi?

Bu yüzden benim hem şirketlere hem danışanlara yapmaya çalıştığım şey önce kendi merkezine gel. Sen bu hayatta neden varsın, hayatta nelere dertleniyorsun? Önce bunları bilmek gerekiyor. Girişimci olmak isteyenlerin önce kendisine dönmesi gerekiyor. Sizi en çok dertlendiren konunun mutlaka insanlığa ya da canlılara bir faydası olması gerekiyor. Çünkü bence girişimcilik işi bir hizmet. Karşılığında para kazanayım ve fatura keseyim olayının ötesinde bir durum. Bundan dolayı senin değerlerinden ve yeteneklerinden ortaya çıkması gerekiyor. Ve başka bir önerim; lütfen bir girişime adım atarken, bunu çok kişiyle paylaşmasınlar. Kendi içinizde gerçekten “Evet ya!” dedikten sonra fikrinizle ilgili başkalarına danışın. Kendiniz bir fikir bulduğunuz ya da yapmak istediğiniz zaman; o içeriden çıkan kısık ses, doğru sestir. İkinci yüksek çıkan ses, zihnin sesidir. O yüzden sonrasında dışarıya açılın. Hep kendini dışarıya açarak evrilirsen, kendin olamazsın. Kendinizi merkezde tutarsanız, yapmak istediğiniz şeyleri başarabilirsiniz.

AO: Sizi motive eden söz/cümle söyler misiniz?

DG: İki tane söz var. Bunlardan bir tanesi: “Çıkar aklı aradan, zuhur etsin Yaradan.” Hayata güvenmeyi ve teslim olmayı öğrenmen lazım. Uğultu yaratan zihninin, uğultusunu susturman gerekiyor.

İkincisi ise: “Bir kere kendine baksan, bin kere dışarıya bakman gerekmez.” İnsan bir kere kendi içine bakarsa, dışarıdaki o kıyaslama ya da onaylanma durumuna ihtiyaç duymaz. Bu iki sözü kendime hep hatırlatıyorum ve bu şekilde de yaşıyorum.

|RÖPORTAJ : NUR ALEYNA ORAN

--

--

Doğuş Üniversitesi Girişimcilik Kulübü

Love podcasts or audiobooks? Learn on the go with our new app.

DOU STARTUP

DOU STARTUP

Doğuş Üniversitesi Girişimcilik Kulübü